“Peki, senin kilisede ne işin vardı birader?”
Salı, Ekim 6, 2009 21:45Çocuklardan biri dürttü kolumdan, konusu ne abla, diyerek. Amaaan, dedim ve devam ettim: “Sıçtık oğlum, fragmandan anladığım kadarıyla bi rahibeyle imamın aşkı, üstelik film de bol ödüllü, bu kadar ödül aldığına göre, garanti yay gibi gerilip ok gibi fırlarım ben salondan, film bitmeden.”
Ne zaman ödüllü bir filme heveslensem, böyle kedinin kuma bulanmış boku gibi çıkarım salondan. O kadar sıkıcı, o kadar anlamsız olur ki. Evet abi, anlamıyorum ben sanattan falan, hödüğün tekiyim.
Ama söz konusu ön gösterim olunca insan hem kendini özel hissediyor (n’alakaysa?) hem de organizasyon arkadaş buluşmasına dönüşünce hoplaya zıplaya gidiverdim.
Peşinen söyleyeyim bundan sonrası sıpoylır içerebilir, vaaytt topuğun kırıla neden anlattın filmi diyeceksiniz, hemen şu dakika çekin gidin blogumdan.

Film, Galata’da bir camiye müezzin olarak atanan Musa ile, caminin lojman niyetine kullandığı dairenin, hemen yanındaki dairede oturan, eski bir rahibeye bakan ve kilisenin himayesinde yaşayan Clara’nın küçük ama sevimli hikayesini anlatıyor. Şimdi seyredenler diyecekler ki, bre kalpsiz Kerizella, neresi sevimliydi hikayenin, mal gibi kız çekti gitti, müezzin de malak gibi dudak titretti ardından. Olsun, sonu ayrılık da olsa, içinde sevgi olan her şey sevimlidir, dokanmayın bana.
Musa, acayip tatlı bi karakter. Böyle saf, salak bi hali var. İstanbul’a gelir gelmez karşısına çıkan ilk kıza abayı yakmış. (Hem de bahtsızlığa bak ki kız bildiğin prehibe -bu rahibe olmaya hazırlanan manasında az önce arka cenahımdan uydurduğum terimdir-) Clara’ya gelince (yani bizim prehibe oluyor bu) pek bir sessiz, hanım hanımcık, işinde gücünde, evinden kilisesine, kilisesinden evine giden gelen, vefalı bir kızcağız. Prehibeyi oynayan da Görkem Yeltan bu arada, bayılırım kendisine, tam prenses olucak kız.
Film boyunca, kah aba altından, kah açık seçik esprilerle insan zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Yani öyle ağız dolusu, ulu üstad (!) Recep İvedik gibi üç sıra öndekinin ensesine tükürük saçarak gülmüyorsunuz elbette. Fakat filmden çıktıktan sonra bile, bir kaç nokta, tatlı tatlı tebessüm ettirmeye devam ediyor. Haa, son karedeki “noluyo laaaan” hissiyatını atlattıktan sonra tabii…
Şimdi puştun önde gideni olup sonunu söylemek vardı ama, yok o kadar ileri gitmem merak etmeyin.
Sadece şu kadarını belirteyim, acayip şekilde Uzak İhtimal 2′nin çekilmesini istedim ben. Böyle diziler vardır ya, güm diye, en can alıcı sahnede biter ve gerçek hayatta 5 saniye süren sahne 25 dakikada anlatılır seyirciye, aynen öylesi bir “haydaaa” hissiyle bitiyor. Ve itiraf etmeliyim ki, bu bitiş filmin en güzel noktalarından biriydi bana göre.
Şimdi yapımcı gelse, bana Uzak İhtimal 2′yi sen yaz, biz çekelim dese, Musa’ya olan aşkına yenik düşen Clara’ya bi Eşhedü’lü replik yazar, Clara’nın hasretiyle yanan Musa’ya bir Pazar ayininde hac çıkarttırır, yine de kavuşturmazdım ikisini.
Çünkü bazı aşklar, uzak ihtimallerle yaşar.








Ekim 6, 2009 11:50
bu laf boyle miydiki
Ekim 6, 2009 11:50
filmde aynen böyle idi
Ekim 6, 2009 11:51
ben buna benzer bir fikra duymustum.. anlatirim sana bir ara
Ekim 6, 2009 11:52
tamam anlat
Ekim 6, 2009 11:54
Ucu Haç olan tespih ile dua…:)))
Ekim 6, 2009 11:55
ahahahah Tolga en sevdiğim sahne o idi
))) O sahnenin fotoğrafını bulsam ekleyecektim ama bulamadım
))
Ekim 6, 2009 12:08
Uzak İhtimal’den bu değil mi?
Ekim 6, 2009 12:09
ta kendinden
Ekim 6, 2009 12:09
Benim de ya! Koptuk orda Alev… çekiyor tır tır…yukardaki dede kaş göz
zayuzhuazhu bi panik … diğer tesbih görevde
Ekim 6, 2009 12:14
“Çünkü bazı aşklar, uzak ihtimallerle yaşar”… Vay be bu Kerizella’nın bir yerinde bir Küçük İskender mi saklı nedir?
Ekim 6, 2009 12:16
Kerizella, bünyede ancak altı eppekli, yoğurtlu İskender barındırır, ama bir küçük Aytek dersen orasını tartışırız ayrıca
Ekim 6, 2009 12:21
Ebbek üzeri Küçük İskender?
Ekim 6, 2009 12:27
ama güzel laf etmişim ha, sen söyleyince fark ettim bi daha
Ayhan Kocak demiş ki:
Ekim 8, 2009 18:15
Güzel filme benziyor, izlemek lazim