Joe McCanta’dan Absolut Kokteyl Tarifleri

Çarşamba, Mart 10, 2010 13:01

Votka-Portakala Son başlıklı yazımda da bahsettiğim kokteyl tarifleri geldi haaanııım! Absolut in Turkey blogundan kopyala-yapıştır yöntemi ile buraya da eklemek istedim (o tarifleri Joe zaten bize yazmıştı!)

A1absBSOLUT GREEN HOUSE

Joe’nun Tarifi

Malzemeler:
- 5 cl Absolut Original
- 4 adet taze salatalık
- 4 adet büyük fesleğen yaprağı
- ½ misket limonu (8 parçaya bölünmüş)
- 2 parça taze zencefil
- 2 tatlı kaşığı şeker

Yapılışı:
Buz dolu bir kokteyl karıştırma kabında malzemeleri 30 saniye boyunca hızlıca çalkalayın. Karışımı buz dolu bir bardağa ilave edin. Fesleğen yaprağı ve misket limonu ile süsleyerek servis edin.

Kerizella’nın Yorumu:

İlk yudumu aldıktan sonra kendinizi durduramıyorsunuz. Bildiğimiz, mis gibi limonata sanki. Bir dikişte dahi içilebilecek kadar rahat içimi (ancak siz yine de bir dikişte içmeyin bence:)

* * *

2absABSOLUT TROPIC

Joe’nun Tarifi

Malzemeler:

- 3 cl Absolut Pears
- 1,5 cl nane likörü
- 2,5 cl ananas suyu
- Yarım elma suyu
- Şeker (elmanın ekşilik derecesine göre şeker miktarını artırabilirsiniz)

Yapılışı:

Buz dolu bir kokteyl kabında malzemeleri 30 saniye boyunca hızlıca çalkalayın. Karışımı martini bardağına boşaltın. Taze nane yaprağı ve elma dilimiyle süsleyerek servis edin.

Kerizella’nın Yorumu:

Absolut Pears, nane likörü ve taze sıkılmış elma suyu… Kadehi alıp uzaklara kaçasım geldi! Bu da bir dikişte içilebilecek türden rahat içimi olan bir kokteyl. Sanırım (bir sonraki tarifini vereceğim kokteyl olmasaydı) bu benim favorim olurdu.

3absABSOLUT WHITE RASPBERRI & BLACK PEPPER

Joe’nun Tarifi

Malzemeler:

- 5 cl Absolut Raspberri
- 1,5 cl nane likörü
- 8 adet taze nane yaprağı
- 2 cl limon suyu
- 3 tatlı kaşığı seker
- ½ çay kaşığı karabiber

Yapılışı:

Buz dolu bir kokteyl karıştırma kabında malzemeleri 30 saniye boyunca hızlıca çalkalayın. Karışımı buz dolu bir bardağa dökün. 2-3 karabiber tanesi ve taze nane yapraklarıyla süsleyin.

Kerizella’nın Yorumu:

İşte favorim budur! Karabiberin genzi yakan etkisi muhteşem. Diğerlerine oranla (bu genzi yakma mevzusu yüzünden) içimi biraz daha zor, ancak votka içiyorsam bunun tadını almalıyım derseniz, tam size göre.

abs4ABSOLUT PEACH COLADA

Joe’nun Tarifi

Malzemeler:

- 5 cl Absolut Apeach
- ½ misket limonu
- 1,5 cl hindistan cevizi şurubu
- 5 cl vişne suyu

Yapılışı:

Buz dolu bir kokteyl karıştırma kabında malzemeleri 30 saniye boyunca hızlıca çalkalayın. Buz dolu bir bardağa dökün ve bardağın geri kalan kısmına vişne suyu ekleyin. Taze nane yapraklarıyla süsleyin.

Kerizella’nın Yorumu:

Hindistan cevisini hiç sevmem, kokusu beni çok rahatsız eder. Fakat bu kokteyli Zeynep’in elinden almak için çok uğraş verdim! Gerçekten nefisti, Hindistan cevizi ile bu sayede barış anlaşması imzalamış olduk!

Afiyet olsun! ;)

Senden Ötürü!

Çarşamba, Mart 10, 2010 12:30
Yeri, Yurdu: Balo

sendenoturuFilmi nasıl anlatsam bilemiyorum. Ama tek kelime ile anlat deselerdi, herhalde “rengarenk” derdim.

Bir kere çok eğlenceli, cıvıl cıvıl bir film olmuş. Filme komedi demek doğru olur mu bilmiyorum ama komik bir film. Karakterler cuk oturmuş.

Ata Demirer’in şivesi, mimikleri, Demet Akbağ’ın Bir Demet Tiyatrodan bu yana bildiğim ve çok beğendiğim “şarkıcı kadın” halleri çok sevimliydi. Aynı zamanda çok da başarılıydı her ikisi de.

eyyvaheyvah1Hüseyin Badem karakterinin (Ata Demirer) klarnet çalışına hayran oldum, gerçekten çalıyor gibiydi ve acaba gerçekten çalıyor mu diye düşünürken az önce kamera arkasında gördüm ki, bir klarnet üstadından yardım alıyordu. Emin olmamakla beraber sanırım gerçekten çalıyordu (ne çok çalıyor dedim)

Çok uzun uzun söyleyecek bir şeyim yok aslında. Esprileri, samimiyeti, eğlenceli oluşu ile benim için gerçekten seyretmeye değecek filmlerden bir olmuş.

Bir kez daha seyretmek istiyorum açıkçası :)

Eğlenmek istiyorsanız, gülmek istiyorsanız gidin seyredin be ya!

*Yazının başlığını sadece filmi seyredenler anlayacaklardır :)

Ayrıca filmin web sitesi: www.eyyvaheyvah.com

Votka-Portakala Son!

Salı, Mart 9, 2010 18:19
Yeri, Yurdu: Balo

İçki kültürüm yoktur aslında. Yani hangi içki ne ile içilir, yanında neler yenir çok bilmem. Artık ne verirler kabul eder, gıkımı çıkarmam. Zaten limitlerim de bellidir, içim acır, midem bulanır diye limitime yaklaştığım an bırakırım.

absolut-(2)Ancak gel gör ki geçen gün bırakamadım. İçtiğim alkollü bir içecek değildi sanki. Joe Maccanta adındaki gencecik bir çocuk(!) Türkiye’ye gelmiş, mixologmuş (yalan yok, ilk duyduğumda, mixolog da ne yahu, meslek uydurmuşlar eheheh dedim, fakat Joe hazırladığı kokteyller ile beni utandırdı). Biz de Absoluy Türkiye’nin misafirleri olarak, Joe ile Taksim House Cafe’de buluştuk.

Aslında kısacık da olsa önce Joe’dan bahsetmek istiyorum. Çok eğlenceli, güleryüzlü ve mütevazı bir genç. Genç genç diyorum ikide bir çünkü henüz 20′li yaşların başında. Önce biraz sohbet ettik, sonra bize Absolut FF adında enteresan bir kitap gösterdi. Kitapta aklım kalmadı değil. İçinde kokteyl tarifleri ve kokteyl yapılırken çekilmiş fotoğraflar vardı.

3 farklı kokteyl yaptı ve yapım aşamasında birbiri ile alakası olmayan malzemeleri hayretler içinde seyrettim. Yıllardır ne zaman votka içmek istesem dayadılar votka-portakal ya da votka-vişne karışımını. Meğer içkinin tadını almıyormuşum. Joe da olmasa mevzuya asla uyanamayacaktım! absolut-(7)

İlk kokteyl bildiğin limonata idi. Lıkır lıkır içip 10 dakika sonra etkisini görüyorsun. (Gel gel gümüle gel moduna geçiş)

İkinci kokteyl ise, Armut, yeşil elma…… Tarifin tamamını hatırlayamadım şimdi, zira ilkinden yaklaşık 15 dakika sonra yapıldığından bende gümüle modu hakimdi, ama yakında (değil mi Tulû?) tarifler gelecek ve buradan paylaşacağım.

Üçüncü kokteyle gelince, en enteresanı buydu. İçinde karabiber vardı ve karabiberin insanın genzini yakan hissi çok iyiydi.

Aslında dördüncü kokteyl de vardı. O biraz bonus oldu bize. Zeynep harika olur dedi, bense Hindistan cevizi sevmediğimden olmaz dedim.

absolut-(5)

Joe ise sadece güldü ve hazırlamaya başladı. Sonuç: Zeynep bıraksa da ben içsem düşünceleri ve House Cafe’den çıktıktan sonra İstiklal’de her önüme gelene “merhaba” diyerek yürümem!

Giderken çok emin değildim açıkçası, ancak zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Kokteyller, Zeynep ve Erkin’le vakit geçirmek, Joe ile ve Absolut Türkiye ekibi ile tanışmak harikaydı. Kokteyllerin tesirini tam olarak anlatabilmesi için yanda duran yamuk kadrajı özellikle düzeltmiyorum, hıck!

Joe bir daha Türkiye’ye gelirse mutlaka bizi arasın! :)

“Mest” oldum masamda bulduğum inekli yastığa ve iyor selam söyledi inekli kumbaraya!

Salı, Şubat 16, 2010 12:09

Hıh kırdı kafayı demeyin sakın. Hangi birini yazacağımı, neye sevineceğimi şaşırdım bu akşam eve geldiğimde. (Bu akşam dediğime bakmayın, bu yazıyı yazarken gece vakti aniden meslek icabı koşturmam gerektiğinden yazı ta bugüne kaldı. Aslında “bu akşam” tam 4 gün önceki akşamdı.)

kumbaraNeyse gelelim konuya. Önce hemen Bahriye’nin ta doğum günümden bu yana bana iletmeye çalıştığı ve bu uğurda sürekli çaba sarfettiği inekli sabunluk ile inek kumbaramı çıkardım çantamdan. Kumbarayı çalışma masamın üzerine koydum. İlk siftah paralarını atan Bahriye ile Erkin’in, kumbarayı uzatıp “siftah atın” demem üzerine şaşkınlıklarını düşünüp, gülümsedim. (Bu arada kumbara yazarken çok zorlandığımı fark ettim şu an, sürekli yanlış yazıyorum, eee bünye para biriktirmeye alışkın olmayınca, ilgili kelimeleri yazmakta da zorlanıyor doğal olarak, kumbra, kurbara, kumraba….)

iyorEfendim hemen ardından, kargo ile gelen paketlerden birini açtım. Sevgili Özlem’in el emeği eşeklerin hası İyor Efendi, magnet olarak tüm sevimliliği ile karşımda duruyordu.

Ve yanında elbette Kerizella Bıyığı! Bıyığı takıp fotoğraf çekmeyi çok denedim ama hepsi o kadar başarısız oldular ki, negatifleri bile yaktım!

Sonra sıra geldi diğer pofuduk paketi açmaya! İşte bir inek daha! Aslında bundan dineka haberdardım ama kanlı canlı (!) karşımda görünce sevinçten kendi çapımda bir tamtam dansı yaptım (tamtam dansı sevinince mi yapılıyordu?) Sevgililer günü hediyesi olarak bizzat sipariş vererek istediğim usbden ısıngaçlı inek figürlü yastığım pek güzel billahi, inek koleksiyonuma bir gün gerçeğini de eklemek ümidi ile kendisini hırsız kedinin patilerinden alıp güvenli bir yere kaldırdım (kedi uyuduğunda kullanacağım.)

Doğumgünümmüş gibi oldum bir anda bir sürü paket açınca, bir mutlandım anlatamam. Bunu kutlamalıyım diye düşünürken, en sona sakladığım kutuya uzandım.

Annem kutudan çıkan kalemi çoktan hacılamıştı. Bir süreliğine ödünç istedim kalemi, fotoğrafını çekeyim geri vericem diye zor ikna ettim! Kutu öyle güzel ki, içi dışı falan, insan içmeye kıyamaz, hani hep böylece saklasam diye geçiyor insanın aklından. Özellikle isme yazılmış küçük karta ve yanındaki poster kıvamındaki büyük karta bayıldım, çizimler zaten harikaydı.

mest1

mest7mest6

Kendimce fotoğraflarını çektim, içmeden önce içtikten sonra diyerek, eğlendim birazcık. (Ama henüz içmedim, sevgililer gününü çalışarak geçirdiğim için, içmeye fırsat olmadı, o yüzden paketi bu hafta doğumgünü olan abime hediye etmeyi düşünüyorum. Tamam, komple hediye etmem, zaten kalem annemde, kutu ve kartlar benim olur, şişe abimin, kadehler yengemin… Ama şişeyi geri almak isterim, zira harika yağ şişesi olabilir:)

mest2mest3mest4

Bitti.

Keşke bir kez daha doğma şansım olsaydı!

Cumartesi, Şubat 13, 2010 3:04
Yeri, Yurdu: 00:00

Olsaydı da, annemle bir kez daha ilk kez karşılaşsaydım.

Babam, tedirgin, heyecanlı, şaşkın bir ifade ile bir kez daha baksaydı bana ilk kez.

Bir kez daha minik minik kıyafetlerim olsaydı ilk kez giyeceğim.

İlk kez ağlasaydım avaz avaz, “iyidir, ciğerleri açılıyor” diye teselli etselerdi annemi bir kez daha.

Keşke bir daha doğma şansım olsaydı.

İlk kez doğuyormuşum gibi yaşamaya başlasaydım bir kez daha.

Annem, babam ve ben…

Kerizella Olmak, Hassas Dişlere Sahip Olmak Demektir!

Cuma, Şubat 12, 2010 19:00

Bazı yazılarda (bunda da elbette) bir etiket var “Ben nasıl Kerizella oldum?” diye. İşte bu etiketin size getireceği tüm yazılar (ve elbette henüz yazılmamış olanlar) bana Kerizella’lık ve dişlerde hassasiyet olarak geri döndüler.

Sinirden, hırstan, üzüntüden dişlerimi sıktığım için mi yoksa yapısal mı tam olarak bilmiyorum, ancak ilk olarak annemin beyin ameliyatı olduğu gün, durduk yere, öylece otururken hastanenin bahçesinde “şakır şakır” kanamaya başlamıştı diş etlerim.

Nasıl berbat bir duygu olduğunu anlatamam. Halen zaman zaman üzüldüğümde yaşadığım bu durum bana, sıcak, soğuk hatta ne yazık ki bazen tatlı yiyecek ve içeceklerde nefis bir diş hassasiyeti armağan etti.

Lafın özü, az önce eve geldim ve bir de ne göreyim masamda bir paket. Colgate göndermiş. (Laf aramızda biraz dişlerimi sıkarak geldim eve, canım sıkkındı.) Bu bir işaret mi dedim hemen ve paketi açtım.

ColgateSanırım gerçekten işaretti :) Colgate bana, hassas dişler için yeni Colgate Sensitive Pro-Relief ürününü göndermiş. Diş macunu ve ağız gargarasından oluşan harika bir kit. Ağız gargarası zaten hem sürekli mobil olduğumdan hem de sigara içtiğimden sürekli kullandığım bir üründü. Şimdi bu ürünün hassas dişler için özel olarak üretilmiş olanını kullanmak çok daha iyi olacak.


Umarım Buluşmuşsunuzdur Bir Yerlerde!

Pazartesi, Şubat 1, 2010 13:34

obaBir fırsatını yakalayıp gidip görecektim onu, hatta bahçede oynarız koştururuz diye bile düşünüp hayal kurmuştum. Yine, bir kez daha ben o fırsatı yaratamadan olan oldu.

Diyorum, bağlanma hiçbir şeye, sevme. Kimseyi sevme. Kimseyi özleme. Ne kedi, ne köpek, ne kuş, ne insan. Bırak birileri bir yerlerde birilerini sevsinler, özlesinler, kaybetsinler, üzülsünler. Sen sadece kendinle yaşa ve sadece kendinle uğraş. Bırak, üzülen sen olma.

Böyle zamanlarda “sevmek ve özlemek” duygularının ne kadar kutsal ve insanı besleyen şeyler olduğunu reddedesim geliyor. Böyle durumlarda başka insanlar gibi, “Abi kedi köpek değil mi, sokakta binlercesi var, siktir et, tohumuna para mı saydın” diyebilmek istiyorum. Böyle durumlarda umurumda olmasın hiçbir şey ve hiçbir kayıp, kaldığım yerden devam edebileyim istiyorum.

Edemiyorum. Ben hep kalıyorum o yerde. Yüreğime dert oluyor.

Daha 2 gün önce ne kadar şanslı olduğunu konuşmuştuk Marul’un. 19 Mayıs 2009 günü (bu yüzden ilk adı Bayram olmuştu), kuyruğu hemen arkamdaki arabanın tekerinin altında kalmıştı ve ben o gün onu oradan almasaydım, ya başka bir araba ezecekti ya da pusuda bekleyen kargalardan biri kapacaktı onu. Aldım, baktım, yuva aradım.

Onu Bursa’ya götürmek için olmadık yöntemler denedim ve sonra hayatımın en güzel yolculuklarından birini yaptık onunla ve insanın kedi olup yaşayası geleceği kadar güzel bir eve, harika bir bahçeye ve gerçekten onu sahiplenen iki insana kavuştu. O çelimsiz, ürkek kedi inciği gitti, yerine bambaşka bir kedi geldi. Ama artık Marul yok :(

Ardımızda bir sürü kırık parçamızı bırakarak yaşamaya devam ediyoruz. Ve her geriye dönüp baktığımızda canımızı yakıyor kırıklar…

Gerçekten insanlar için de hayvanlar için de ölümden sonra da yaşamın olduğuna dair kanıtlara ihtiyacım var!

Yokuşta Çamaşır Leğeni, Ayağımda Isıtılmış Kiremit

Cumartesi, Ocak 23, 2010 14:52

En çok kar yağdığı zaman farkımız kalmıyordu birbirimizden. Bazılarımız orta halli ailelerin çocuklarıydık, bazılarımızsa oldukça fakir ailelerin. Kolejde okuyanlarımız da vardı, beşten terk edip babasının atölyesinde çalışmaya başlayanlarımız da.

Fırsat buldukça aynı sokaklarda birlikte kurardık oyunlarımızı; ama hiç bir zaman kar yağdığında olduğumuz kadar eşit olmadık.

Pinokyo bisikleti olanlarımız vardı içimizde, ya da BMX marka bisikleti olanlar. Bazılarımızınsa hiç bir zaman bisikleti olmadı. Bir turluğuna birbirimize kiralayıp ana-babalarımızdan azar bile işitirdik bazen. Bisikletimize başkasını bindirdiğimiz için değil, arkadaşımızdan para almaya kalkıştığımız için.

Kar yağdı mı akşamdan başlardık ertesi günün hayalini kurmaya. Ertesi gün, tutmuşsa yerleri kar, kaptığımız gibi annelerimizin, teyzelerimizin çamaşır leğenlerini, soluğu yokuşun başında alırdık. Sabahtan akşama kadar o leğenler parçalanana, akşam olup da büyükler de eğlencemize katılana kadar sürerdi kar keyfi. En sonunda çeke çeke götürürlerdi eve her birimizi. Kimimiz koluna bir çimdik yer, kimimiz kopan leğen parçasıyla terbiye edilirdik. Arsızdık.

Kar yağdı mı, binbir hatıra canlanır benim aklımın gözünde. Kar arkadaşlarım gelir aklıma. Onlarla aynı mahallede oturmadığım halde yine de mahalle arkadaşlarım. Her kar yağışında Mecidiyeköy’de mahsur kalıp, sığındığım teyze evinde edindiğim arkadaşlarım. Oturmaya her gidişimde, eve dönmemize 10 dakika kala yalandan uyuma numarası yapıp, zorla misafir olduğum teyze evinde, yılda 3 kez kutladığım doğum günümde bana civciv hediye eden arkadaşlarım. Bayram ziyaretlerini daima yatılı olarak yaptığım ve şekerlerimizi paylaştığımız arkadaşlarım. Gültepe’li çocuklar…

Ve teyzemin evi. Benim her kar yağışında içimi ısıtan, içimi acıtan ev. Filiz Ablam!

Kar altında evcilik oynarken ayaklarımızın donuşu. Ayaklarımıza ısıtılmış kiremit koydukları gün.

Sobanın üstünde kestane, közünde patates, ayva pişirişimiz. İyi pişmiş tarafını bana ayırışı.

Altında yattığımız soba borusunun akıttığı kurum. Kurum, Filiz Ablamın yüzüne damladı diye, sabah karnımızı tuta tuta gülüşümüz.

Beni üşenmeden omuzlarında taşıyışı, omuzlarında gülerken altıma işemişliğim olduğu halde!

Hayatımda ilk kez Taksim’e gidişim, İstiklâl’de yürüyüşümüz. Her defasında yediğimiz, son yıllarda önünden geçerken sadece hüzünle bakabildiğim Beyoğlu Çikolatacısı.

Kar da yağsa, okullar tatil de olsa, hâlâ annelerinin çamaşır leğenini kapıp dışarı fırlasalar da çocuklar, gözümün önüne geldiğinde yaşanmıyordur böylesi artık diye hissettiren hatıralar.

Neleri anlatacaktım, neler geldi aklıma, kar deyince…

Yokuşta çamaşır leğeni, ayağımda ısıtılmış kiremit, soba közünde patates kokusu…

Ve haber bültenlerinde bir felâket haberi, gazetelerde manşet, son nefesinde Pamuk Prenses: Ablam…

İki Kapılı Spor Bir Arabayla Aşk Arasındaki İlişki

Cuma, Ocak 8, 2010 1:42

Dün gece çok huzursuz uyudum. Huzursuz uyuduğum gecelerde olduğu gibi sabah da huzursuz uyandım. Çünkü tüm geceyi beni sabahki huzursuzluğuma hazırlayan rüyanın içinde geçirdim. Tüm gece uyanmak istedim, uyanamadım.

Yola koyuldum öğlene doğru, Anadolu Yakasından Avrupa Yakasına. Radyoda son günlerde kanıma işleyen, nefis bir müziği, insanın içine dokunan sözleriyle, Bendeniz-Harun Kolçak düeti olan “Biri Var” çalıyordu. Dalmışım uzaklara. (Vallahi en sağ şeritteydim.)

Bir önceki günün anlamı üzerine aşkı, aşık olmayı düşünüyordum ki, yanımdan büyük bir gürültüyle ve neredeyse beni savurarak iki kapılı son model ve her yanından çok pahalı olduğu belli olan spor bir araba geçti.

İşte dedim aşk böyle bir şey.

İki kapılıdır aşk da…

Hızlıdır.

Ne zaman, nerden çıkacağı belli olmaz.

Ya rüzgarıyla sizi savurarak geçer gider yanınızdan, ya da içinde olursunuz.

Elde etmesi o kadar da kolay değildir; ama bir kere elde etme şansı yakalamışsanız, bazı şeyleri aştınız demektir.

Her ikisi de sahipseniz havalanmanıza yol açar. Kendinizi ayrıcalıklı hissedebilirsiniz diğerlerinin yanında.

İkisine de sahip olmak ister insanlar. Birinden birine sahipseniz özenilen insan oluverirsiniz.

İkisinin de derdi bitmez. Son model bir arabanın vergisi yüksektir, arabesk deyimle aşkın bedeli gibi, ödemesi zor gelir.

Parçaları da pahalıdır doğal olarak böyle bir arabanın. Hasar görse hem bir sürü masraf çıkarır hem de orijinalliğini yitirir. Tıpkı aşk gibi… Bir kere hasar görmüşse aşkınız da bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.

İkisini de “bir tur” kimseye vermek istemezsiniz. Sizindir o, sadece sizin.

Tüm bunları aklımdan bir kaç dakika içinde geçirerek yola devam ettim.

Dikiz aynasında masmavi, güzeller güzeli bir vosvos takıldı gözüme.

Özendim, istedim, sevdim.

Aşk da dedim, göreceli demek ki. Unut bunları!

(15 Şubat 2007)

Yol Arkadaşım…

Perşembe, Ocak 7, 2010 13:07

Ardında güç aldığın biri var diye yürümek soluk soluğa ve ardına bakıp orada olup olmadığını kontrol bile etmeyecek kadar güvenmek birine.

Ne zordur, bir an sadece bir an, baktığında onun çoktan başka bir yola doğru yürüyüp gittiğini görmek. Ardında olmadığını görmek… Öylece kalmak bilmediğin yollarda, tek başına.

Hoşçakal yol arkadaşım…
sumela

 
Bu blog BloggerPrivate.com üyesidir.