Kırılan Kanatlara Rağmen Uçmak…

Pazartesi, Temmuz 19, 2010 22:24

Diş etlerim acıyor, dişlerimi sıkmaktan… Gizli gizli, kuytularda ağlama huyumu atamadım üzerimden, biliyorum atamayacağım da. Rahatlatan tek şey var, yazmak…

Elinde büyüdüğüm, düşüp dizimi kanattığımda annemden önce eteğine sarıldığım, bir gece telefonda titreyen sesimi duyup otobüse atladığı gibi soluğu İstanbul’da alan, bana ta Adanalardan, özene bezene yaptığı içliköfteleri gönderen, “kızım” dediğinde içimi titreten…

Cuma gecesi kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, adını andım: Sevim Annem! Hastalığının iyice ilerlemiş olması ve elimizden hiçbir şey gelmemesinin verdiği çaresizlikle düşündüm onu.

Annem, “Şükran’la Sevim beni çok üzdüler” dedi bu akşam. Şükran, teyzem, Ökkeş’ten 1 gün önce göçüp giden. Sevim, annemin can yoldaşı, 50 küsür senelik arkadaşı, benim manevi annem. Bu laf üzerine annemin yüzüne bakıp ağlamamak için ısırdığım dilim acıyor halen.

Kanatlarımız kırılıyor sürekli. Kanatlarımızın kırılmasına rağmen uçuyoruz, bazen istikrarlı, bazen sağa sola çarparak, bazense kırarak başka kanatları…

Babam öldüğünde Görgülü Pastanesinin börekleri tadını kaybetti, ablam öldüğünde Beyoğlu Çikolatası.

Teyzemle beraber el açması börekler.

Ve şimdi içliköfteler tadını ve anlamını kaybetiler.

Gitgide bozuluyor ağzımın tadı, her kanadım kırıldığında… Ben yine de uçmaya çalışıyorum, mecburen.

Sıçmak ya da Sıçmamak?

Çarşamba, Haziran 30, 2010 21:25

Oturup saf saf günün programını yaparken, gök gürlemesi ile birlikte, az önce evden çıkıp doktor kontrolüne giden annem düştü aklıma.

Tüm planları programları bir kenara bırakıp, apar topar arabaya atladığım gibi soluğu hastane yolunda aldım. Annem yağmurda yürümesin, ıslanmasın istedim.

Zor bela park yeri bulup, yine saf saf arabadan dışarı adım attığımda, abartı yok, dizlerime kadar suya battım. Yağmur sularını yara yara hastaneye vardım. Neyse ki annemin işi henüz bitmemişti. Hemencik onu alıp, eve dönecektim!

Önce elindeki kağıdı alıp -1 katındaki danışmaya röntgen sonuçlarını sordum, biraz bekleyin dediler. Biraz bekledikten sonra, aslında sonuçların 1. katta hazır olduğunu öğrendim tesadüfen.

1. kata sonuçları almaya ve elbette doktorumuza görünmeye çıktık annemle. Annem, kötü bir asansör tecrübesinden dolayı asansöre binmediğinden, zaten hastane asansörlerinin de hem ne denli meşgul olduğunu, hem de bazı hastanelerin asansör bakımına nasıl özen(!) gösterdiklerini bildiğimden, merdivenlerden çıktık.

Sonuçları aldık, doktoru sorduk. Doktor -1‘de dediler, tekrar indik. (Oysa -1‘deki kız, 1. katta demişti.)

Doktor, bir işi çıktığı için yokmuş aslında, 10 dakikaya kadar gelecekmiş. -1‘de otururken yine tesadüfen doktorun geldiğini ve 2. katta olduğunu öğrendim. Bu kez ikinci kata çıktık ve nihayet doktorla buluştuk. İlk muayene ve sonuçların kontrolünden sonra batın ultrasonu isteyen doktor, ultrason -1‘de diyerek bizi oraya yönlendirdi.

Meğer ultrason değil, başvurusunu yapıp ücretini ödediğiniz yer -1‘deymiş. Ultrason 1. kattaymış.

Orada hafiften bir morarmaya başlamış olmalıyım ki annem “olsun bana da yürüyüş oluyor” dedi.

Yağmurda yürümesin diye gitmeseydim tüm bunları tek başına yapacağını düşünüp ayrıca bir sinir oldum kendime ve ısrarla beni yanında istemeyen anneme.

-1‘de ultrason başvurusunu yapıp ücretini ödedikten sonra, 1. kata çıktık. Ultrason odasındaki kız kağıtları aldı, yüzümüze baktı ve “1 litre kadar su içmesi gerek hastanın” dedi.

Ve ekledi: “Kantin -2‘deki çıkışın sol tarafında”

Hafif mora dönen rengim yer yer sarıya çalmış olmalı o an.

Bir kez daha annemin ve oraya tek başına giden tüm hasta, yaşlı insanların bunlara maruz kaldığını düşündükçe cin atında dört nala ilerledim.

Bu kadar zor olmamalı, birbiri ile alakalı birimleri yakın yapmaları, ultrason için gelenlere bir sebil koymaları, ya da başvuru yaparken su içilmesi gerektiğini hatırlatmaları… Bu kadar zor olmamalı.

O an devlet ya da özel farketmeksizin (gittiğimiz özel bir hastane idi) sorunun hastanenin statüsü değil, işletme kafasında olduğunu anladım.

-2‘deki kantinden su alıp, 1. kata anneme götürdüm, 1 litre suyu içti, su mesaneye insin diye bir süre bekledik ve ultrason odasının kapısını çaldım.

“Doktor beyin bir işi var, yarım saat, 40 dakikaya ancak gelir” dedi.

Doktor düşsün başıma diye kızın saçına başına daldım orada, demek isterdim ama mordan sarıya çalan rengim çoktan hakiye döndüğünden bir şey yapamadım.

Annem doktor gelene kadar çişini tutmak zorundaydı (ultrason sırasında mesanenin dolu olması gerektiğinden) Ancak bu kadar süre tutmasının nasıl zor olduğunu tahmin edersiniz. Belli bir yaştan sonra kadınlarda, oturma odasından tuvalete kadar bile yetişmek zor iken, doktorun yokluğunda bize o suyu içiren kız yüzünden, en azından deneyecekti annem çişini tutmayı.

38. dakikada (evet dakika tuttum!) doktor geldi, elinde bilmemne jeans poşetiyle. “Hayırlı olsun, üzerinizde paralansın” diyecek oldum, annemle göz göze geldik, sustum.

Ultrason çekildi, annem artık rahatlıkla tuvalete gidebilirdi.

En yakın tuvalet nerede peki? Bir üst katta! O kadar suyu içirip çişini tutturduğun insanlara ultrasonla muayene ettiğin katta tuvalet yok.

Bu sırada gözüm duvardaki bilmem kaç çeşit alerji testi yapılır afişine takıldı. Sonra fıs fıs fıs bir ses duydum. Bir temizlik görevlisi suratlarımıza suratlarımıza oda spreyi fıskıtarak geçti gitti. Sanırım 839 kez falan hapşurmuşumdur. Mordan sarıya çalarken hakiye dönen rengim, bu kez mavimtrak bir hal aldı.

Zaten hastanenin tüm kapılarını da saks mavisine boyamışlar ki, Bağcılar meydana gelmeden yanyana dizilmiş pavyonlardan farksızdı.

Neyse, tuvalete gittik, tekrar indik 1. kata. Doktor -1‘de dediler.

Sıçarım böyle işe” dedim en sakin halimle. Dedim, anneme baktım, annem bana baktı, ikimiz birden hostes kıza baktık, kafamı çevirdim bir sağa bir sola, bir sürü insanla göz göze geldim, sonra hostes kız merdivenlere baktı, “Aaa doktor hanım da buradaymış zaten” dedi.

Yeniden -1‘i e inip, doktor aslında 2. katta demelerini, 2. kata gittiğimizde doktorun aslında 1. katta olduğu gerçeğini tecrübe edemedik.

Kimse “sıçarım böyle işe” dediğimi umursamadı.

Peki, ben de sıçmam o zaman, dedim ve yürüdüm doktorun odasına doğru.

* * *

Bitti sanmayın çile, safra kesesindeki olası taş için Genel Cerrahiye yönlendirildik ama giriş kattaki doktor 5.katta olduğundan oraya kadar çıkıp, aslında 5. kattaki ameliyatta olduğunu öğrenip aşağı indik.

Merdivenlerden inerken “Keşke sıçsaydım” diye hönkürdüm en fuşya rengimle.

Ağladım…

Salı, Haziran 22, 2010 18:00

Haberi aldığımda trafikteydim, “abinin babası öldü” dediler, yutkundum.

Gözlerim çizgifilmlerdeki küçük kızlarınki gibi yaşla doldu bir anda.

Ne kadar tanımasam da, kızgın da olsam, abime ve anneme yaşattıkları için…

Ben bugün abimin babasına ağladım...

Abimi aradım “Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver” dedim, “Sağol abiş, (ben minicikken ona abiş dediğim için o da bana öyle hitap ediyor halen) hallediyoruz biz” dedi. Neşeli konuşmaya gayret ediyordu ama, tanımaz mıyım, 32 senedir yanıbaşımda o, hayatımdaki en kıymetlim, sesi titriyordu.

Telefonu kapadıktan sonra bıraktım kendimi, hüngür hüngür ağlamaya başladım.

Tıpkı dedem öldüğünde “babamın babası öldü” diye ağladığım gibi ağladım…

Abimin babamdan sonra (ki hayatında yaşadığı en büyük acıydı onun da, babamı kaybetmek)  ikinci kez baba acısını yaşamış olmasına ağladım.

Doyasıya vakit geçiremediği, tanıyamadığı ve kendisini 25 sene hiç aramamış babasına son borcunu ödemeye sesi titreyerek gidişine ağladım.

Babamın ölümünden 12 sene sonra gelen “Abinin babası ortaya çıkmış, abini aramış bulmuş.” haberinden sonra, bana çoktan ölmüş babamın geri geleceğini düşündüren o bir anlık hayal ve aynı anda yaşadığım hayal kırıklığına ağladığım gibi ağladım.

Ben bugün abime ağladım…

Ve bir kez daha, anne-babaları yüzünden hayal kırıklığı yaşayan ne kadar çocuk varsa yeryüzünde, kucaklamak istedim hepsini.

Ben bugün ağladım…

Manavların bile kitabı var artık!

Pazar, Mayıs 30, 2010 23:00

Bundan yaklaşık 15 sene önceydi. Beyoğlu’ndaki sahaflardan birini gezerken buldum onu. Babamın henüz 25 yaşındayken çıkardığı, içinde aşktan, hayattan, siyasetten ve kendi kişisel tarihinden bahsettiği şiir kitabıydı.

O günlerde ben, elime geçen her fırsatta, henüz acısı içimde taptaze olan babamı araştırıyor, her yerde ona ait bir iz arıyordum. Yıllarım, hem de çok uzun yıllarım böyle geçti. Gittiğim her ilin halk kütüphaneleri, Ankara’nın Milli Kütüphanesi hep bu amacıma hizmet etti. Eski gazetelerdeki köşe yazıları, hakkında çıkmış haberler, kendi çıkardığı gazeteler ve bazılarını sadece 1 sayı yaşatabildiği dergilerin kopyaları… Son olarak gazetedeki ölüm ilanı. Ona ait ne varsa topladım.

Bundan yaklaşık 7 sene öncesiydi. Ankara’dan yani Milli Kütüphaneden yeni gelmiş, elimde bazı gazetelerin fotokopileri ile öylece oturuyordum. Herkesin yazdığı kadar şiir yazıyordum ben de ve tam 25 yaşımdaydım.

Bir yayınevinde editör olan bir arkadaşıma bahsettim babamın kitabını bulduğumdan. Bundan tam 50 sene önce, henüz 25 yaşındayken çıkarmış bu kitabı. Babamın benim yaşımdayken hissettiklerini görebilmek harika bir duygu, dedim ona.

Bana hemen bir teklifte bulundu. 25 yaşımdaydım ve babamdan tam 50 sene sonra, ilk yarısında O’nun şiirleri olan, ikinci yarısında ise benim şiirlerimin yer alacağı bir kitaptı bu teklif. Bir baba ve kızın 25 yaş şiirleri olacaktı. Satmayacaktı en başından biliyordum, zaten sözleşmeyi imzalarken de hiçbir telif hakkı istemediğimi belirtip, satılan kitaplardan da 5 kuruş almadım. Satılmaz dediğim kitaplar da, her bir arkadaşımın 20′şer, 50′şer adet almaları sayesinde epeyce satıldı.

O gün, yani kitap fikrinin ortaya atıldığı gün, o zamanlar arkadaşım hatta dostum sandığım birini aradım ağlayarak. Babamla benim yıllar sonra bir şeyi paylaşmamız demekti bu kitap. Buluşmamız demekti. Bir kapakta ikimizin adı yazacaktı yanyana…

“Manavların bile kitabı var artık!” dedi telefonda, dostum sandığım insan. O günden sonra da gözünü nasıl bir hırs bürüdüğünü her fırsatta gösterdi bana, koptuk.

* * *

Ben PuCCa’yı hiç tanımam, diyemem. Yüzyüze uzun uzun sohbetlerimiz olmamış olsa da, kısacık bir görüşmede, sanalda uzun uzun sohbetlere bedel muhabbetlerde, satır aralarında saklı hayal kırıklıklarında, pek çok zaman ardına saklandığı “delilik” durumunda, akım diyecekken bokum diyen hesapsız kitapsız tavırlarında bir sürü yediğim içtiğim insanda göremediğim şeyi gördüm: samimiyeti.

Kitabının çıkacağını ilk duyduğumda, burnum yandı. Benimle beraber çok çekirdek bir kadronun da aynı şeyleri hissettiğini biliyorum. Onun heyecanı, mutluluğu, hevesi benim yıllar önce duyduğum ile aynıydı. Bir iz bırakabilmek, kimse satın almasa, okumasa bile, kendi kitaplığında o kitabın varlığı kimbilir nasıl mühimdi onun için.

Ben bu kitabın yolunun açık olacağına, sanılandan fazla satacağına, başka baskılarının da yapılacağına, yayınevinin PuCCa’ya, hadi kızım ikincisini yaz, diyeceğine, PuCCa’nın adının sadece sanal alemde değil, pek çok yerde anılacağına yürekten inanıyorum. Çünkü o diline dolayanların dediği gibi seks değil, samimiyet yazıyor.

Ve inanın, samimiyseniz, manav bile olsanız, “patatesle yapılan yetmişdört yemek” isimli bir kitap yazın, sevilirsiniz. Yine de kalkar bazı kasaplar, sinirini alıyorum bahanesi ile sizi döverler.

Pucca Günlük

Yüreğinde Bir Çocuk Taşıyan Tüm Kadınlara…

Cuma, Mayıs 7, 2010 17:54
Yeri, Yurdu: Balo

Anneme kendi başıma aldığım ilk hediye, birkaç çengelli iğne idi. İlkokula gidiyordum ve aslında cebimdeki parayla daha anlamlı bir şeyler alabilecekken, nedense gidip birbirine kenetlenmiş çengelli iğneler almıştım. O gün ne düşünmüştüm hatırlamıyorum bu hediyeyi seçerken.

Tek hatırladığım annemin hediye paketini açtığı an, yüzünde kocaman bir gülümseme ile bana sıkı sıkı sarılmasıydı. O gün annemi o birkaç çengelli iğne ile mutlu edebilmiştim. Yıllar yıllar geçtikten sonra kerametin çengelli iğnelerde değil, bende olduğunu ancak anlayabilmiştim.

Kendi annemden sonra hayat bana pek çok başka anne sayesinde de pek çok şey öğretti. Anneler, her zaman hayatımın merkezinde oldular. Önce çok yakın dostlarım, sonrasında mesleğim gereği, hayatlarının en anlamlı günlerini paylaştığım sırdaşlarım oldular.

Her doğumda, bebeklerini ilk gördükleri an gözlerinde beliren ifadelerle o kadınlar, bana dünyanın daha yaşanabilir bir yer olduğunu anlattılar.

Bazen, kendi doğurmadığı çocuklara anne yüreğini sonuna dek açan annelerden öğrendim evrenin sırrını, bazense asla doğuramayacağı gerçeğini bir kenara bırakıp, karnında değil yüreğinde bir bebek, bir çocuk büyütmenin asaletini gördüm anne dostlarımda.

Bir anne şefkati ile, insan, kedi, kuş, köpek yavrusu farketmeksizin yüreğini, emeğini karşısındakinin ayaklarına seren nice kadınlarda gördüm merhameti.

Anne olsun, olmasın ya da hiç olamayacak olsun, yine de içinde, ta o bebeklik dönemlerinden kalan, oyuncak bir arabayı bile dizinde pışpışlayarak uyutmaya çalışma içgüdüsüdür bizi farklı kılan.

Seneler evvel (kendini, sohbetini pek özlediğim) sevgili hocam Nebi Ceylan’ın bana yazdıklarıyla bitirmek istiyorum.

“Kaç yaşında olursanız olun ve hangi işte çalışıyorsanız çalışın: İster öğrenci, ister ev kadını, ister başka bir işin emekçisi; ister sadece yaşam savaşçısı… Evli veya bekar olun veya dul veya nişanlı, sözlü; hatta çocuk… Bu dünyayı güzelleştirensiniz: Kadın! Ana olsanız da henüz olmasanız da hiç olmayacak olsanız da, Cennet biraz da namusun ta kendisi olan alın terinize saygıdan ve emeğinizin ödülü olarak ayaklarınızın altına serilmiştir; öyle inanıyorum. Annemin, eşimin, kızımın, kız kardeşimin, kız torunumun… ve sizin varlığınız mutluluğumdur. Bütün insanlık gibi ben de gölgenizde yaşıyorum. Sizlere sonsuz sevgi, saygı, minnet!”

Yüreğimizdeki çocuk(lar) hiç terk etmesin bizleri…

Görülen Lüzum Üzerine Arşivden Hortlama: Bu Kelimelerin Anlamlarını Biliyor musunuz?

Salı, Nisan 27, 2010 12:37

28 Nisan 2008:

Aşağıda kelime anlamlarını içeren satırlar Vakit Gazetesinin Kadın ve Aile bölümünden alınmıştır.

* * *
Günlük hayatta karşılaştığımız, Evelallah, Eyvallah, Fesübhanallah, Neuzübillah, Hasbünallah, Maazallah, Maşaallah, Hay Allah, İnşaallah kelimelerinin anlamları nelerdir?

Evelallah: “önce Allah, Allah’ın izniyle” manasına gelir.

Eyvallah: “Hakla kabul ettik, haktandır” manasına gelir.

Fesübhanallah: Allah her türlü noksandan münezzehdir.

Neuzübillah: Allah’a sığınırız.

Hasbünallah: Allah bize yeter.

Maazallah: Her türlü kötülüklerden Cenab-ı Allah`a sığınmayı ifade etmek için kullanılan bir terkip.

Maşaallah: Allah’ın dilediği şey veya Allah’ın dilemesi” demektir.

Hay Allah: Hay: f. Eyvah! Vay!, Hay allah: Vay Allah’ım, Allah’tan yardım dileme.

İnşaallah: Allah dilerse manasına gelen “inşallah” kavramı “maşallah” lâfzından mana yönüyle farklılık arzeder.
* * *
Öğrenebildiniz mi? Şimdi de cümle sonunda kullanarak pekiştirelim!
HABER: İnananların Yüzakı sloganıyla boy gösteren Vakit Gazetesinin 78 yaşındaki yazarı Hüseyin Üzmez, 14 Yaşındaki bir kız ÇOCUĞUNA cinsel istismar iddiası ile gözaltına alındı.
Neuzübillah!
* * *
Laiklik kafirlerin işidir diyen Abdurrahman Dilipak ise, durumu köşesinde şu satırlarla ifade etti:
“Zina bizim inancımızda büyük bir günahtır.. “Belki nikah yapmıştır” denebilir, ama bu da örfe, yasalara aykırı, en azından yakışıksız bir durum…”
Eyvallah!
* * *
“Ahir ömründe, bu yaşlı adamın, mahkemede söyleceklerini merakla bekliyorum…

Bana sorarsanız, ister gerçek, ister iftira olsun, bu olayın, bugün, bu şekilde ortaya çıkması bir komplodur.”
Maşaallah!
* * *
“Tabii şu da var, saçının tek telini bile göstermeme disiplinine sahip bir çevrede bu tür bir işin çok daha fazla yankı yapacağından kuşku yok, ama öbür tarafta zaten her gün bu tür olaylar yaşanıyor. Bu olaylar vakayı adiyeden sayılıyor..”
Hasbünallah!
* * *
“Tartışmalı bir evlilik yaptı. Esprili biriydi… Mübalağa ederdi. Hazır cevaptı… Tartışmayı severdi. Taşı gediğine koymasını bilirdi.. Sağcı, milliyetçi, dindar bir imajı vardı..”
Evelallah!
* * *
“Bir korkumsa, hapishanede Üzmez’in başına bir işler gelmesi korkusu. Ya konuşmadan giderse.. Ya da ağır psikolojik baskı, ilaç ya da bir başka şekilde, akli dengesi bozulursa..”
Maazallah!
* * *
Türkçe Meali:
Kısacası Dilipak diyor ki, yapyaşlı adamcağız, yapmışsa da vardır bir bildiği, yapmamıştır demiyorum dikkat ediniz, yapmışsa da komplodur, belki nikah da kıymıştır, o zaman mübah! Hem magazin gündeminde, ohooo herkes her şeyi yaşıyor, 78 yaşındaki adam 14 yaşındaki çocuğun orasını burasını öptü diye mi bu yaygara?
Hay Allah!


27 Nisan 2010:

Bir kaç ayda bir ortaya çıkan çocuk istismarı, tacizi ve tecavüzü vakaları ile bir kaç günlüğüne ortalık ayaklanıyor. Ancak sular duruluyor yeniden, ta ki yeniden bir vaka haber olana dek. Türkiye’de her gün belki onlarca belki yüzlerce çocuk taciz ve tecavüze uğruyor. Her gün binlerce çocuk istismar ediliyor.

Çocukların eğitilmesi, bilinçlendirilmesi adına, çocuk istismarı, tacizi ve tecavüzünde bulunanların cezalandırılması adına, halihazırda taciz ya da tecavüze uğramış çocukların korunması ve iyileştirilmesi adına somut bir adım atılmıyor.

İş başa düşüyor! Her aile, her anne, her baba, her abla, ağabey, hala, teyze, amca, dayı, hemen şimdi, bugün, çocuğunu bilinçlendirmek adına bir şeyler yapmalı. Toplumsal hareketlerin kabul görmediği, devletin ciddi anlamda el atmadığı bu olayda, bireysel çözümler üretmenin vakti. Çok basit gibi görünse de, çocukları bilinçlendirmek, bu yolda atılacak en önemli adımdır.

BeniKoruyun

Merhaba ben Batuhan!

Cuma, Nisan 23, 2010 10:00

Sevgili Atatürk,

Ben bunu senin bize armağan ettiğin 23 Nisan bayramını çok sevdiğim için yazdım.

Bu bayramı çocuklar mutlu olsun diye yaptın ve çocukların hayali gerçek oldu. İlk önce

Osmanlıyı padişahtan aldın, sonra ise TBMM’yi kurup bizi kurtardın. Biz senin 23 Nisan bayramını çok seviyoruz. Ayrıca ben bu metni bizim için hayatını verenler içinde yazıyorum.

Bunu bütün Türkiye görsün ve mutlu olsun.

Not:Ayrıca Alev abla senden bunu yazmamı istediğin için teşekkür ederim bu beni çok mutlu etti. Umarım bunu bütün sitelerinde yayımlarsın.
Blog adresim http://batuhankucukdemir.blogspot.com/

Ökkeş diyesim geliyor ama o bir Tekila!

Salı, Nisan 20, 2010 17:36

IMG_8426

3 gündür evimizde bir misafirimiz var, Tekila! Tatile giden arkadaşımın emaneti. Zaman zaman aklımdan emanete hıyanet etmek geçse de, imkanlarım elvermediğinden bu düşünceyi anında uzaklaştırıyorum aklımdan.

Bazen dilim sürçüyor, Ökkeş diyesim geliyor. Suratı aynı o. Bakışları da. Ve özellikle de huyu aynı. Tam bir kucak delisi bu da. Gece yanıma gelip, yanağını yanağıma yaslayıp uyuyor. Ben nasıl mest oluyorum, anlatamam.

IMG_8416

Ökkeş’in ardından o kadar çok üzüldüm ki, Tekila’yı gördüğüm an üzüntülerim bitecek sandım. Ama itiraf ediyorum bitmedi, hatta ilk gün Tekila’ya yaklaşmak bile istemedim. Armut bir yandan (çok kıskandı) ben bir yandan, uyuz uyuz baktık durduk hayvana. Neyse ki o sevimli, yaramaz ve kucak delisi bir yavru çıktı ve hem bana hem Armut’a kendini sevdirerek, üç günde evin paşası oluverdi.

Şuan balkonda hayatının hatasını yaparak içeri girmiş bir kara sineğin peşinde ve hatta şu saniye sineği yakaladı ve mideye indirdi :)

1 hafta sonra evine dönecek Tekila, bu yüzden ben ayların hasretini gidermeye çalışıyorum kendimce. Sürekli kucağımda, sürekli şımartılıyor.

Tatilden dönen ailesi karşılarında bambaşka bir Tekila görecekler ve şoka girecekler.

Yaşasın kedi şımarıklığı! :)

IMG_8422

Toprak değil mi, erkeni geçi…

Çarşamba, Mart 31, 2010 11:00

Yaşam adil değil, ölüm ondan da beter.

Acı ama beklenen bir ölüm haberini almıştım dün, kurtuldu demiştik hepimiz, ailesi bile… 21 senedir beklenen ama bir türlü gelmeyen, acı çektiren ölüm, 21 sene eziyet içinde yaşattıktan sonra gelebilmişti.

Ve bu sabah, uykumu bölen o telefon.

“Kızımı çok özlüyorum” sözleri yankılandı kulaklarımda. Kalbimi biri ufaladı attı sanki bir kenara.

Ben yine geç kaldım. Bu kaçıncı bilmiyorum. Yine geç kaldım. O hayal ettiğimiz Ordu tatilini bir daha asla aynı keyifle hayal edemeyeceğiz bile. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Genç yaşta kalp krizi ile gelen ölümler zaten beni darmadağın ederken, onu da bu şekilde kaybetmek… Aklım almıyor.

Kardeşim, kardeş kadar yakınım Bahadır. İki küçük çocuğu ve yeniden zor bela kurduğu düzeninin tadını çıkaramadı.

Çok yazık oldu :-(

Seni Özlediğim İçin Utanıyorum Kedi!

Salı, Mart 23, 2010 20:44

IMG_3233Dün gece yine rüyamda gördüm onu; 1 hafta sonra öleli 5 ay olacak olan kedim, Ökkeş’i. Daha önce rüyamda gördüğümde bir türlü yanıma gelmiyor, hep uzaktan bakıyordu bana. Dün gece, öldüğünden beri ilk kez, rüyamda sarmaş dolaş olduk. Küsmüş bana, barışıyorduk.

Kendimden utanarak, ağlayarak, kalbimin üzerinde kocaman bir ağırlıkla uyandım. Uzun zaman, çok uzun zaman hem de, hiçbir şey bu kadar yüreğime oturmamıştı. Hiçbir şey bu kadar canımı yakmamıştı. Hayatımda ilk kez ölümü kabullenmem bu kadar zor oldu, hatta belki de kabullenemedim halen.

“Bir kedi için” halen bu derece içimin yanıyor olmasından utandım, utanmaya da devam ediyorum. Bu yüzden saklıyorum ağladığımı herkesten.

Aylardır ne zaman bilgisayarımda sakladığım fotoğraflarına rastlasam, bakışlarımı başka yere çevirip hızla kapatıyordum klasörleri. Bugün ilk kez, tek tek tüm fotoğraflara bakabildim. Yeniden kucağımda olduğunu, yeniden benimle oyunlar oynadığını, bilgisayarımın üzerinde yatıp beni güldürdüğünü düşündüm, durdum.

IMG_3228

Bir ara geceleri uyumadan önce, onun o tatlı hallerini düşünüp içimi ferahlatmaya bile çalıştım. Ama ne zaman onu düşünecek olsam, o kocaman taş geldi oturdu kalbimin üzerine. Son saatlerini, bana acı çektiğini söyler gibi miyavlamasını, gecenin 3′ünde kaskatı olmuş bedenini havluya sarıp yollara düşüşümüzü ve onu ellerimle toprağın altına bırakışımı atamadım hafızamdan. O güzel hatıraların orta yerinde pat diye geliverdi gözümün önüne o anlar hep.

Yıllardır savunduğum “birini en son nasıl görürsen, hafızanda hep öyle kalıyor” tezimi doğrulamış oldum. Misal, Hatice’yi hep balkonda bana el sallarken, babamı ölmeden bir kaç saat evvel öpeyim diye yanağını uzatırken, ablamı -ne yazık ki- tabutun içinde hatırlıyorum hep. Bir sürü güzel hatıranın arasında, bu son görüntüler gelip çakılıveriyor beynime.IMG_8015

Evet utanıyorum aslında. Yaşadığım bir sürü başka sıkıntı varken, kedime ağlamaya, onu özlemeye devam etmek, utandırıyor beni. Aslında utandığım kısım, ayıplanma ihtimalim. Ben de pek çok insan gibi, başkalarının ne düşüneceğini düşünmeden edemiyorum sanırım.

Yine de elde değil, gerçekten uzun zamandır hiçbir şey bu kadar yüreğime oturmamıştı.

Sanırım uzun zamandır hiçbir şey, onun kadar çok bana ait olmamıştı. Hiçbir şey, onun kadar basit şeylerle güldürmemişti yüzümü.

 
Bu blog BloggerPrivate.com üyesidir.